Yazı VI
Denizdeki ışıltıya dakikalardır bakakaldığının farkına vardı. Sağını solunu kolaçan etti, hala tek başınaydı. Önünde alabildiğine deniz, arkasında ise hemen yükselmekte olan ağaçlıklı kayalık. Keçilerin inip çıktığı patika yoldan buraya inmişti, son bir aydır her gün yaptığı gibi. Burayı ilk keşfettiğinde içinin mutlulukla dolduğunu hissetmişti, belki de bu yüzdendi her gün buraya gelmesi, bilemiyordu, düşünmüyordu da zaten. Burada tek başına kalabiliyordu, yapayalnız, yanında ona eşlik eden çakıl taşları, çöpler ve dal parçalarıyla beraber. Sadece zamanı paylaşıyorlardı, birbirlerinin farkındalardı, ama duyarsızdılar. Kendi içlerine mi dönmüşlerdi? Dönmek için sorgulamak gerekirdi. “O” burayı uzun uzun düşünmek için yalnız kalabilmek, kendi içine dönebilmek, doğayla başbaşa kalmak gibi tarif edebilirdi ama etmiyordu. Başlayan ve bitenin kesişiminde o anı yaşıyordu, hiçbir şeyin bilincinde, bunu biliyordu.
Ferit Agah
Kara Bulut
Türkiye’nin üzerinde bir bulut dolaşıyor. İnsanlar korkuyor, acaba 12 Haziran Seçimlerinden sonra ne olacak diye. 15 Haziran, Türkiye tarihinde gerçekten bir dönüm noktası olabilir mi düşüncesi açığa vurulmak istenmese de, kara bulutun geliş tarihi olarak bekleniyor.
Dediğimiz gibi, evet bir bulut dolaşıyor Türkiye’nin üzerinde; bu bulut sadece güneşi belli bir süre kapatıp sonra çekip gidecek mi yoksa yağmur mu bırakacak? Yağmur bırakacaksa bu nasıl olacak; yaz yağmuru mu olacak yoksa gök gürültülü, şimşekli, yıldırımlı bir fırtına mı olacak?
Evet dostlarım, bu gelen bulut hem büyük hem de kara. Umudumuz kara bulutun duraksamadan terk edip gitmesi ve arkasında pırıl pırıl bir güneş bırakması, ama ya fırtına olursa! Biz evsiz barksızlar ne yapacağız, hep yaz yağmurlarına alışmış biz, yağmur yağınca ağzını açıp bakan biz çoğunluk ne yapacağız?
Biliyorsunuz dostlar, fırtına patlayınca bilmeyip sokakta yakalananlar kaçışırlar sağa sola, bazıları da şeker değiliz misali akıncı oluverirler.
Akıncı olan enayi de olabilir yüce de…
Dağın arkasında görülüyor kara bulut, dostlar biz ne enayi olalım ne de yüce, lütfen Allah’a da güvenmeyelim belki fırtına olmaz diye.
Dostlar biz önlemlerimizi alalım, eşe dosta haber verelim, hiç değilse “ben biliyordum” diyebilsinler.
Ferit Agah
Muhafaza’kar’ Bir Adayın Demeci
Türk toplumunun manevi değerleri vardır ve bunlar önemlidir.
Aile de en önemli değerlerimizden, kutsallık atfettiğimiz bir kurumdur. Aile kurumu yıpratılmamalı, aksine yüceltilmelidir.
Mesela ben anlam veremiyorum, medyanın bu kadar aileyi hedef alan yayınlara öncelik vermesine, neyse ki şu anda geçtiğimiz haftalardaki gibi popüler değil, arka plana itildi bunlar.
Açıklayabilir misiniz bana neydi o öyle, durmadan ‘kadın cinayetleri’ haberleri geçmek, yok koca karısından kuşkulanmış yolun ortasında bıçaklamış, yok kadın önüne bir tas çorba koymamış adam kadının kafasını gözünü yarmış, yok küveti buzla dolduran koca karısına bir Allah bir de kendisini göstermiş…
Neydi bunlar böyle? Daha yetmezmiş gibi kadın erkek eşitsizliği varmış, kadın prize benzer o yüzden çiçek gibi sulamak gerekir gibi açıklamaları medyada tartışmak… Medyada sorumluluk sahibi insanlar farkında değiller mi, bu haberlerin, nasıl aile kurumuna zarar verdiğinin.
Ayrıcana,
Türkiye’de kadına şiddette patlama var diyenler, hiçbir karşılaştırma yapmıyorlar mı diğer ülkelerle? Tabii ki biz bu durumu tasvip etmiyoruz ama istisnai durumlar için kimse suçlanamaz, aile kurumu da yıpratılamaz.
Bizim asıl sorunumuz,
Batının ahlaksızlığını almış kişileri nasıl kendimize ait değerlerimize döndürebileceğimizdir. Mesela bakın, batıda ensest ilişkilerin oranına bir de Türkiye’yedekine bakın. Türkiye’de böyle bir sorunu var mı?
İntihar etme oranlarına bakın, batı toplumlarındaki çözülmeyi göreceksiniz, böyle mi olalım, bu yüzden aileyi korumalıyız. Doğu’da ‘intihar eden kızlar’ diyorlar, palavra, şantaj, alçaklık,şerefsizlik, komplo, çamur at izi kalsın, ar damarı…Dini bütün bir ülkede yaşıyoruz, bu bizim harcımızdır, insanlarımızın ne zorluklara karşı direnebilmesini sağlamıştır. İntihar olayları bu toplumda her zaman istisnai olaylar olmuştur, öyle de olacaktır. İstatistiki araştırmaya bile gerek yoktur.
Ailelerimiz, kadınlarımız, kızlarımız bizim için önemlidir, kutsaldır. 2023’ün güçlü Türkiye’sinin ve gelecek kuşakların yaratıcısı onlar olacaktır.
Aman dikkat etsin medya, ürkütmesin pardon yıpratmasın vak vakları pardon aile kurumunu!
Ferit Agah
Yazı V
Üstünü değişti, yavaş adımlarla çıkışa ilerledi, ağzına bir sigara yerleştirdi. Bekçiye ezber bir selam verip kendini bayıra yavaş adımlarla vurdu. Hiçbir şey düşünmüyordu. Yürüyordu, sigara içiyordu, nefes alıyordu, kalbi atıyordu, gözleri vardı, kulakları da vardı, o anda ordaydı, bir adım sonra bir adım sonraki yerde.
Eve vardığında diğer günlerden pek farklı değildi durum. Yavaşça açtı kapıyı, yavaşça çıkardı üstündekileri, yavaşça içeri geçti.
Mutfağa yollandı, iki yumurta kırdı kendine, zeytin, ekmek, peynir doyurdu karnını. Demlediği çaydan bir bardak daha alıp televizyonun karşısına geçti, baktı. İçi geçti oturduğu yerde, ayıldığında yatağa gitmek için kalktı yerinden.
Sabahleyin uyanamadı. Uyanamadığını farkedemedi. Üç gün sonra evin önünde köpekler havlamaya başladı. İlk defa birilerinin dikkatini çekmişti, göremedi.
Ferit Agah
Gülmeye Mahkum Olmak
İki üç hafta yaşanılanları içine girmeden izleyince Türkiye’deki durumun vahametini daha iyi anlıyorsunuz. Detaya takılıp onun içinde boğulmanın çok kolay olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Detayları yaşamak insanın olaylar karşısındaki tepkisini de duygusal arenaya çekiyor, mesela şu son bir iki hafta yaşananlar karşısında saç baş yolarsınız. Türkiye’de yaşadığımızın bilincinde olarak yaşananları arasıra uzaktan anlamlı gözlerle izlemek ruh sağlığımız için iyi olacaktır. Öbür türlü bu kadar sağlıksız ortam kendi içinde kısır döngü yaratmakta ve kendi parçalarının da “kafalarını boza boza” kendine benzetmektedir.
Herhalde bu kalitesizliğin nedeni yeni kapitalistleşmiş küçük emperyal çakallıklar peşinde koşan bir ülkenin sancıları olsa gerek diye düşünüyorum. Londra, Paris, Washington gibi merkezlerde bu tutum eminim ki tebessümle karşılanıyordur. Diplomatik nezaketleri gereği haliyle “sana ne oluyor, sen portakalda vitaminken…” gibi cümleler kullanmıyorlardır.
Lakin kabul edelim ki, her durumun yarattığı güzellikler de vardır, mesela düşünün bu kadar mizah malzemesi veren bir başka ortam var mıdır, yeryüzünde. Lütfen, düşünün!
Bundan 15 gün önce Erdoğan yine o nazik tavrıyla Avrupalıları özellikle de Fransızları payladı. Bir bayan parlementere “arkadaş Türkiye’ye de Fransız galiba” dedi, bu cevap yıllardır ezilen anlı şanlı bir ecdada sahip Türk ulusunun yüzyıllardır beklediği dik duruşu oldu. Bilmiyorum bu tarz görüşü savunanlar Sean Connery’li Bond filminde de “Türk tütünü” lafı geçince alkışlayanlarla ne tür sosyopsikolojik ortak özelliklere sahiptir, bakılması gerekir.
Taksim- Sarıyer seferini yapan İETT otobüsünde geçen olayda soför bey, öpüşen çifte “ inin lan aşağı burası seks otobüsü değil” dedi, çifte destek çıkan bir üniversite öğrencisi de dayak yedi, otobüsten atıldılar.
YGS rezaletini protesto eden lise öğrencilerini Erdoğan protesto etti, karşılarına kendi gençleri olan 10 bin kişi çıkarabilceklerini ama ülkeyi germek istemediklerini ifade etti. Hadi yine iyiyiz diye aralarında şakalaşan gençlere bu seferde Devlet Reis’den bin tane bozkurt desteği geldi. Sonra da hayvanın kutsallığına rağmen Başbakınımızın insanlarla işi olduğunu öğrendik. Bahçeli’yle devam eden atışmaların referans kaynaklarından birinin de Kuran olması biz izleyenler için renk oldu..
YGS demişken, intihal yapmış ama bunu geçmişte bırakmış olan sıfatı Professör, ÖSYM Başkanı Ali Demir’i ve onun açıklamalarını unutmamalıyız. Şifre konusundaki yok öyle bir şeyden pazarlık yapa yapa evet vara gelişi gözlerden kaçmamalı, birde geçen haftaki ALES rezaleti… Cumhurbaşkanı ve Başbakan tatmin olmuşlardı. Biz çılgın bir anlarına geldi varsaydık.
Yine geçtiğimiz hafta 2,5 aylık Kübra bebeğin açlıktan ölüm haberini öğrendik. Polis raporunda da açlıktan öldüğü yazılı Kübra bebeğin haber yapılmasından sonra açlıktan ölüm gerekçesi yetkililerce yalanlanmaya çalışıldı. Çünkü Türkiye’de nohut, bulgur, kömür gibi yardımlarla evvelallah kimse açlıktan ölemezdi. Neyse takdir-i ilahi!!
İnsanlık anıtının yıkımı başladı, ilk önce başını kestiler. Birkaç gün önce de yıkıma karşı açıklama yapan bir grup sanatçı arasında bulunan Bedri Baykam ve asistanı bıçaklandı.
Tabii bunlar olurken dün bir “çılgın”, Türk milletinin ağzında sakız olanlarının “ayyy çılgın şey seni” diyeceği türden bir proje açıkladı. İstanbul’a yeni bir kanal yapılıyormuş, 10 milyar dolar gibi bir maliyet belirleniyor ama çoğu uzmana göre kat ve kat üstünde bir maliyete çıkarmış. Projenin sahne arkası adı ise İstanbul’un çanına ot tıkamak imiş. Beton, plaza, amele, taş, toprak, gemi, lağım, ölen canlılar, göç, kirlenen su, bankalar, yat klüpleri, yeni hacı ağalar, yeni memolar…ohh lüküs hayat.
Hiç değilse mizaha malzeme bol değil mi? Buna da şükür.
Ferit Agah
Nazi İktidarına Bakış : Bertolt Brecht
İnsanoğlunun tarihi boyunca sürgün kavramı hep var olmuştur. Kabile topluluklarında topluluğa zarar verdiği düşünülen kişilerin kabilenin dışına, krallık ve imparatorlukların ortaya çıkması ile beraber de sınırlar içinde ya da dışına politik, sosyal ve ekonomik nedenlerle insanların sürgün edilmesini ve bunların yanında kimi dini inançlarda da insanın yaşaması bir sürgün hayatı olarak değerlendirilmesini görmekteyiz. Bu yüzden sürgün kavramı yeni olmamakla aksine, kavramsal genişliğe sahiptir. Biz sürgünü insanların kendi yaşadıkları mekandan gönüllü veya zorla ayrılmak zorunda kalmak diye tarif edelim. Bu gönüllü kavramının derinliğinde de mecburiyet yatmaktadır; bu noktada zor yoluyla kastettiğimiz kolluk güçleri aracılığıyla olandır.
Tarih sahnesinde en önemli kitlesel göçlerden birini 20. yy’da yaşadık. Hitler’in 1933 yılında Almanya’da iktidarı elde etmesiyle Almanya’da yaşayan çok sayıda insan, sürgün hayatını seçmek zorunda kalmıştır. Toplumun değişik sosyal ve ekonomik katmanlarından insanları etkileyen bu göç dalgası, farklı motifler yüzünden insanları etkilemiştir. Lakin, bu durumun oluşmasındaki etken siyasidir. Nasyonel Sosyalist Parti’nin Hitler liderliği altında iktidarıyla devleti kendi amaçlarının aracı haline getirmesi, savundukları politikalar bilinen bu gücün bu politikaları uygulamada önünde bir engel bulunmadığı da görülmekteydi. Bundan dolayıdır ki, kendilerini korumak adına insanlar kolluk kuvvetinin zorlaması olmamasına rağmen mecburi bir gönüllülükle göçü yani sürgün olmayı tercih etmişlerdir. Bu göç dalgasında Nazi Almanya’sının yürüttüğü ‘düşman yaratma’ politikaları etkili olmuştur. Siyasi iradenin kendine düşma yarattığı kesimler muhalif düşünce sahipleri olduğu gibi Yahudi diniyle uzaktan yakından bağlantısı olanlardır da, bu makale ise siyasi düşüncelerinden dolayı Hitler yönetimindeki Almanya’dan ayrılmak zorunda bırakılan, sürgün veya mülteci hayatı yaşamak zorunda kalanları işleyecektir. Bu geniş kapsamlı konuyu ise Bertolt Brecht’in Fluechtlingsgespraeche (Mültecilerin konuşması diye çevirebiliriz) oyunu üzerinden tartışmak dar bir açıdan bakmak gibi durmaktaysa da Hitler Almanyası üzerine tekrar düşünmemize, iki siyasi sürgünün konuşmalarını içeren bu kitap önemli bir katkı sağlayacağını düşünmekteyim.
Fluechtlingsgespraeche’de Brecht’in iki karakteri mekan olarak Helsingfors yani Helsinki tren istasyononun restoranında tanışırlar ve devamında gelen buluşmaları etrafında konuşmaları da oyunun bütününü oluşturur. Bu iki karakter siyasi sürgün ya da mültecidir Finlandiya’da, siyasi düşüncelerinden dolayı Hitler Almanya’sından kaçmışlardır. Kitabın bütününü kapsayan diyaloglardan karakterlerin sadece Nazi Almanya üzerine düşüncelerini değil, kendi ideolojik düşüncelerinin belli başlı olgulara karşı yaklaşımını da görmekteyiz. Brecht bu kitapla Nazilerin ‘düşman’ olarak belirlediği komünist ideolojinin Nazi Almanya’sına bakışını ve eleştirisini göstermektedir. Lakin burada Almanya sadece örnek olmuştur, faşizme komünist ideolojinin nasıl baktığının ipuçlarını Almanya üzerinden yazar bizlere iletmeye çalışmıştır.
Ziffel ve Kalle, romanın iki karakteri, faşizmi kapitalist bir düzenin getirisi olarak ele almaktadır. Bu yüzden de kapitalizm eleştirisi esas olandır, onu ayakta tutan olgular ve onun sonucunda gelebilecek faşizm kapitalist sistemin parçacıklarıdır. Bu parçacıklar tabiiki önemlidir, ama sorunun kaynağını göz ardı etmemizi engellememelidir. Esas kapitalizme karşı olmak üzere karakterler, demokrasi, milliyet, yurtsevgisi, düzen, çalışmak, rekabet, kazanmak, savaş, küçük burjuvazi, inanç gibi değerler üzerinden düşünceyi inşaa etmektedir.
Hitler Almanyası üzerine bize düşündürdükleri, Almanya’da neden faşizmin yükselmiş olduğu, faşist ideolojinin topluma nasıl nüfuz ettiği ve o andaki Almanya’nın ‘total krieg’ (tümden savaş) düşüncesiyle nasıl bir savaş canavarına dönüştüğünü, yazar ekonomiyi esas alarak sosyal ve siyasi nedenlerle açıklamaya çalışıyor.
Brecht, Nazi dönemini anlamak için karakterleri aracılığıyla Almanya’nın sosyo-ekonomik ve siyasi şartlarını düşünmemiz gerektiğini belirtir. Yakınçağ tarihinde Weimar Cumhuriyeti’ndeki demokrasi halkın bütün kesimlerini temsil etmesiyle ve diğer unsurlarıyla demokrasi-kendi-içinde adına bir örnek taşımakla beraber yarattığı zaafiyetlerle de Nazi iktidarının gelmesine yol açtığı için eleştirilmektedir. I. Dünya Savaşı’ndan mağlup olarak çıkan Almanya, Versay Antlaşması’nın ağır ekonomik şartları altında yüksek işsizlik ve hiper enflasyon ile boğuşmaktadır. Brecht, Kalle aracılığıyla Nazilerin iktidarı elde etmesinin kapitalist sistemin bir sonucu olduğu, ekonomik krizlerde zengin ile fakir arasındaki keskinliğin arttığı, orta sınıfın yok olduğu, ve bunun sonucunda umudunu ekmeğe bağlamış büyük bir kitlenin oluştuğunu belirtiyor. Almanya’nın o yıllardaki siyasi tablosuna baktığımız da işsiz ve aç durumda bulunan büyük bir kitlenin sorunlarına çare bulabilecek bir siyasi iktidar Weimar Cumhuriyeti’nde kurulamıyor. Böylece Nazilerin iktidara gelmesi, sosyal ve siyasi yapılar ekonomik unsurların bir sonucudur perspektifi ile tarihsel materyalist bir anlayışla irdelenmiştir. İktidara gelen Nazilerin ideolojilerini topluma empoze edebilmek için kullandıkları söylevler Ziffel ve Kassel’in Nazi ideolojisini nasıl toplumu mobilize ettiğine dair bir analiz niteliği taşır diyebiliriz. Aslında bu kavramların çoğu Marksist ideolojinin reddettiği şeylerdir. Örneğin, Nazi ideolojisindeki ‘Alman ulusunun üstünlüğü’ propagandasına, Brecht kendi düşüncelerini Alman ulusuna indirgemeden cevap verdiğini söyleyebiliriz.
Başka bir propaganda konusu da Nazilerin özellikle Weimar Cumhuriyeti dönemine gönderme yaparak kullandıkları ‘düzen’ dir. Almanya’da düzeni sağlayacaklarını, Alman ulusunun düzene ihtiyacı olduğunu her fırsatta dile getirir, Nazi iktidarı. Bu duruma yazar, Nazi iktidarının totaliter yapısına gönderme yaparak, Nazi iktidarının Alman ulusu için planladığı düzen için bavul kapatıldığında dışında kalanların kesilmesi yok edilmesi anolojisini verir. Bu durum Yahudi ve Çingene soykırımının yapılması ve on binlerce muhalif insanın ya da Nazilerin kendi düzenlerinin içinde yer olmadıklarını düşündüklerini hapishanelere kapatması veya en basitinden öldürmesi Nazilerin ‘düzen’ anlayışla alakalı olduğunu gösterir.
Brecht bu kitapta bahsettiğimiz üzere Almanya’daki Nazi iktidarını eleştirirken bunu sadece bir örnek değerinde yapmaktadır. Ona göre eleştirilmesi gereken ya da değiştirilmesi gereken kapitalist düzendir. Demokrasiyi bu düzenin sadece bir maskesi olarak görmektedir. Sosyal adaletin geçerli olduğu denilen Iskandinav ülkelerinin gerçekliğini ise İsveç’te geçen bir anı hikayesiyle gözler önüne sermektedir. Bu anıda mülteci olan doktor X’in mesleğini rekabet yaratmaması adına icra edememesi ele alınır. Brecht burada, sosyal adaletin olmazsa olmazı olarak görülen sağlıkta bile hastalara nasıl müşteri gözüyle bakıldığını gösterir. Bu yüzdendir ki, Brecht’e göre sorun, problem yaratan kendisi problemli bir sistemdir, ne kadar süslenirse süslensin sorunlar çözülemez eğer sistem baştan aşağıya değiştirilmez ise. Bu noktada, Brecht’in seçtiği iki karakter Ziffel ve Kalle’de Brecht’in düşüncesi konusunda ipucu vermektedir. Ziffel durumu kötü olmayan bir entellektüeldir, değişik görüşlere açık bir demokrattır, Kalle ise komünist ideolojiye sahip bir çalışandır. İki farklı kesimden gelen bu iki kişinin konuşması da kitabı çizdiği siyasi görüşü de netleştirmiştir. İki kişi de Nazi rejimine karşıdır, ikisi de sürgündür lakin birisi radikal solu temsil ediyorsa diğeri de sosyal demokrasi temsil ediyor diyebiliriz, bu görüş ayrılığının da portresini de çizmektedir Brecht.
Sonuçta, bu kadar az sayfada bu kadar çok şeyi Maksist perspektiften bu kadar güzel dile getirebilen Brecht Hitler yönetimindeki Nazi iktidarının ve kapitalist sistem eleştirisini bir tiyato oyunuyla bizlere sunmuştur. Nazi ikitidarının nelerin üzerinde yükseldiği, hangi değerleri kullanarak toplumu harekete geçirdiğini dünyadaki hakim sistem içinde bir yere oturtarak yapması kitabın asıl özelliğidir. Lakin kanımca, Nazi Almanya’sını sadece ekonomik nedenlerle, kapitalist dünya düzeniyle açıklamak eksik kalmaktadır. Weber’in belirttiği gibi sosyal ve politik olaylara ekonomik nedenlerden bakmak önem taşır ama toplumları etkileyen sadece ekonomik nedenler değildir.
Ferit Agah
Yazı IV
Renkler değişik tonlar ağaçlar bulutlar asfalt farların parıltısı kamyonlar devam eden beyaz çizgi ve bariyer dağların ardındaki ufuk çizgisi koca koca sakin bulutlar girişler çıkışlar işaretler ve molayı bekleyen ben, ben ve cam…yoldayım.
Yola çıkmak, yola düşmek, yol almak, yoldan çıkmak, yollu olmak, yolu olmak…yol güzel bir kelam.
Tünel…
Dışarıdan gelen mekanik sesle kendinizi öyle anlara götürebilirsiniz ki, beynin, hayal etmenin gücü budur dersiniz. Hayal etmek…ve yol
Hayal ederiz ve yoldayızdır, yoldayızdır ve hayal ederiz.
Hayal etmeyi zeka ile orantılarsak, yola çıkmayı da cesaretle orantılayabilirmiyiz?
Doğada olabilmek isterdim onla içiçe yaşayabilmek paylaşmak saygı duymak sevmek hissetmek ve de farketmek isterdim. Afrika’nın göğü ve doğası gibi uçsuz bucaksız bir yerde olmasını, akşam inmeye başladığında karanlığın yavaş yavaş bastırmasını, an ve an yaşayabilmeyi, cırcır böceklerinin uğultusunu duymayı, yakın uzak karanlıktan gelen titreşimlere kulak vermeyi…çalışmaktan tere boğulduğumda kuyudan çektiğim soğuk suyu üstüme boca etmeyi, öğleden sonra çıkacağım doğa yürüyüşlerini, terasta otururken akşamın gelişini tütün ve alkolümle seyredişimi, camı tıkırdatan rüzgarı dinlerken kitabımı okumayı ve sonrasında gelen yağmuru dışarı çıkarak kutlamayı…ona dönmeyi ne çok isterim fakat gelmediğin yere nasıl dönülürki…
Sen de ben de çoğu zaman hayal ederiz okur, cesur olabilenlerdir yola çıkanlar.
Cesur olabileceğimiz güne,
Ferit Agah
Yazı III
Mevsim değişimi yine zamanın ilerlemesi doğanın canlanması bitkilerin yeşile bürünmesi güneşin içini ısıtması dağdaki karların erimesi daha az kıyafet daha rahat hareket kendini dışarı atma isteği köpeklerin dillerin dışarıya daha çok çıkarmaya başlaması kadın ve erkeğin birbirini daha çok kesmesi doğum ölüm
***
Ne içeri ne dışarı ne ayakta ne oturarak kahve sigara bir sigara daha tekrar kahve düşün düşün boktur işin…cahillik en güzel şey YAŞASIN SİGARA dört pakete çıkardım biz oraya özgürlük demokrasi barış medeniyet ve faso ve de fiso için gidiyoruz…benim yalnız ve güzel ülkem. Ben sana vezir olamazsın demedim adam olmzsn dedim, aah olum. Peki baba adam olup gelicem karşına, o zaman…Tık tık ne güzel ses tık tık…vezir olmak mı rezil olmak mı işte budur kapitalizmin insanlığın batı demokrasisinin türk milletinin aydınların ve bilumum şeyin sorunu.
***
beckett kemal verdi nietsche atay gandhi wagner socrates marx bakunin hegel kanuni colbert danton sartre godard loren güney kraus che dimitrov mumcu de gaulle hitler inönü brecht pavlov nazım einsenstein kant atılgan muhammed musa isa lincoln hannibal havva da vinci mann dostoyevski barbaros… kapıcı simitçi köle terzi hoca profesör albay emekli işsiz sucu börekçi saka garson tezgahtar çiftçi mirasyedi maraba tornacı pompacı fotokopici polis gazeteci görevli hemşire müstahdem diplomat kasiyer şoför gündelikçi müsteşar çöpçü tamirci doktor çiçekçi makinist biletçi çaycı balıkçı gazeteci savcı…
***
Siyasi kaygılarım olmasaymış dadaist olurmuşum da da da ne güzel söyledi…söylenilenler…hiçbir şey söylenilmediği yerde yazı olur muydu, önce söz vardı, Allah birdir sizi günahkarlar baba cennetten çok güzel bir yer kaptım adam krize girmiş kelepire…aferin sorumluluk sahibi insansın zaten kızıma senin gibi bir koca yakışırdı…torun torba isterim haaa damat, şu kara toprağa girmeden torunlarımın gül yüzünü göreyim…Ona balonda alacak mısın…kimseden çikolata alma, valla kaçırırlar seni anne öğretmen dediki selamihayriyeçeşmesisuyu hayrına para toplanacakmış…Hahahahihihi, bizim oğlan da çok yaramaz ablası, ama akıllı mı akıllı…ay canım benim ne yakışıklı olmuşsun sen öyle, annesiii bu çok can yakacak, ne olacan sen büyüyünce söle bakiim…tek yüzlü olucam ben…o ne demek ayol öyle…Bu çocuk bunları nerden öğreniyor böyle, kesin o serseri dayısı…Dur bakiim gel kucağıma, neden tek yüzlü olacakmışsın sen bakiim söyle…İkiyüzlü olmamak için.
Ferit Agah
II : Türk Milliyetçiliği Üzerine – Mehmet
“İnsanın seçme olanağının olmaması yurtsevgisini daha temelde sarsmaktadır. Yani sevdiğimizle evlenemiyoruz, ama evlendiğimizi sevmemiz gerekiyor”.*
‘Vatan, Millet, Sakarya’ kimilerimiz için önem arzeder, kimilerimiz için ismin değerini azaltmaya yarayan bir sıfattan öte değildir. Bu basit şekilde koyduğumuz iki taraf bile hayatımızda milliyetçiliğin nasıl etkin bir yeri olduğunu göstermek adına küçük bir işarettir. Milliyetçilik kimileri için ölüm kalım demek iken kimilerinin masa başı sohbetlerinini dalga konusudur. Bu durum ‘uluslaştırma’ düşüncesinin en başından beri vardır, Türkiye’de de olmuştur. Lakin bu zamana kadar kutuplaşma Türk toplumunda bu kadar keskin değildi. Nasıl oldu da bu durum yaratıldı?
Türk milliyetçiliği ilgili düşünürken İslam’ı gözardı edemeyiz, günümüzde toplum ölçeğinde Türk milliyetçiliği Türk-İslam sentezi kavramına denk gelmektedir. Bu varolan durum meşruiyetini 1982 Anayasası ile kazanmış ve toplum mühendisliğiyle yeni yetişecek kuşakları bu ideolojiyle yoğurmaya çalışmıştır. Bu siyasi seçim, toplumun bugünkü keskin kutuplaşması için kırılma noktası idi. Bu durumun pratikteki yansımaları, vatansever bir insan bile anti-milliyetçi kesim tarafından tiksinti ile karşılanır, marksist-leninist bir örgüt olarak ortaya çıkan PKK bile ortaya milliyetçi argümanlarla gelir olmasını yaratmıştır. Toplumun birliği ve sağlıklı gelişimini sağlayacak ortak zemin kaybedilmektedir. Bu durumun nedenlerini Türk vatandaşı olan Türk-Sünni bir aileden gelen Mehmet’in doğumuyla beraber öğrenmeye başladıkları üzerinden anlamaya çalışalım.
Mehmet doğduktan sonra etrafında konuşulan, ona seslenilen, kendisinin ağzından çıkan ilk kelimenin ait oldu dil Türkçe’dir. Yani Mehmet’in ana dili Türkçe’dir. Mehmet ilkokula başlar, okuma ve yazmayı öğrenir; düşünce akışına giren bilgi sayısı artar. Bunların hepsi Türkçe’de olur. Mehmet her pazartesi ders başlamadan, her cuma ders bitiminde İstiklal Marşı’nı okur ve bunu da üniversite yıllarına kadar gözetim altında yarım yamalak bir ses düzeni içinde kalarak okur. Mehmet üniversiteye gelene kadar andımız, gençliğe hitabe, dualar,namaz kılmak ve yüce Türk büyüklerini öğrenir. Mesela okul sıralarında tarih ve edebiyat derslerinde otuz kaplan gücündeki hanlarımızı, dini bütün padişahlarımızı, Arapların bize nasıl hainlik yaptığını vb. Ne yazıkki, Mehmet fizikte matematikte felsefede Türk büyüklerini göremez. Bilim, insan hakları, sanatı ise uzaktan izler. Mehmet liseden sonra okumayıp işe girerse böyle devam eder. Biz Mehmet’i üniversiteye sokalım. Üniversitede Mehmet ders, hoca, arkadaş üçgenindedir, bazen daha önce öğrendiklerine aksi şeyler duymaktadır. Bunlara çok sinirlenip, kendi düşünceleri doğrultusunda arkadaşlarıyla milliyetçi bi grup kurarlar, radikalleşebilirler,sakin de kalabilirler. Veya Mehmet aksi sözlere sinirlenmeyip, merak eder araştırır, liberal olur, ortam daha rahattır burada diyerek ya da gerçekten inanarak kendi düşüncelerini savunur. Popüler olan bir seçenekte de Mehmet duruma göre tavır takınıp, beni ilgilenedirmez der.
Bu seçenekler daha çok genişletilebilir, Mehmet liseden, ortaokuldan, ilkokuldan sonra veya hiç okumasaydı ne olurdu diye. Fakat, farkedileceği üzerine Mehmet milliyetçilik üzerine bir tavır takınmak zorunda bırakılmaktadır, anti-milliyetçi bile olsa Mehmet kendi kimliğini onu üzerine kurar.
Mehmet’i sadece bu eğitim süreci içinden geçtiğini farzedelim, hızla kapitalistleşen Türkiye’nin getirdiği sınıfsal bölünmeler ve hızla küreselleşen dünyanın getirdiği problemlere karşı Mehmet’in tavrı ne olacaktır? Mehmet bir kimlik edinmek zorunda mıdır? Evet bu düzen içinde bir kimlik edinmek zorundadır çünkü unutmamız gerekir ki her tez antitezini doğurur. Her kimlik dayatması da anti-kimlik yaratacaktır. Ama bilmeliyiz ki;
İnsanlar sokaklarda dağlarda öldürülürken hangi kimliğe sahip diye bakıyorsak, sesimiz çıkmıyor, ağzımıza çalınan bir parmak bal için şükrediyorsak, yetmez daha devam diyorsak.
Herkes duysun,
Ben Mehmet, seni sevmiyorum ve senden boşanmak istiyorum.
Mümkün mü?
…
Ferit Agah
*Bertolt Brecht, Hitler Faşizmi Üzerine Yazılar (Flüchtlingsgespraeche)
bir yorum yazın